Bizi takip edin

Röportaj

5N1K’YA BİR DE VİCDAN EKLENMELİ

->

-> 4

Gazeteci Abdurrahman Gök, Amed’de kutlanan Newroz’da üniversiteli Kemal Kurkut’un polisler tarafından nasıl vurulduğunu fotoğrafladı. Eğer o fotoğraflar olmasaydı, kamuoyu valinin yaptığı “canlı bombaydı” açıklamasına inanacaktı. Gök’ün fotoğrafları sadece valinin açıklamasını çürütmekle kalmadı, toplumun vicdanını da yaraladı. Oysa orada o gün başka gazeteciler de vardı. Polis fotoğraflarını sildi, ama kalemleri ellerindeydi. Yine de yazmadılar, çünkü medya organı ya iktidara yakındı, ya da bir eksiği vardı: Vicdan.

Günay Aksoy

Kemal Kurkut’u dünya 8 karede tanıdı. İlk karede polis barikatının arkasındaydı, üzeri çıplaktı, bir elinde su şişesi, diğer elinde bıçak vardı. İkinci karede barikatın önündeydi. Diğer iki karede o koşuyor, polisler durdurmaya çalışıyordu. Beşinci karede vurulan bedeni sarsılıyor, eli havaya kalkıyordu. Altıncı karede hala yürümeye çalışıyor, yedinci karede ise yere düşüyordu. Kurşunlandığı yerden sızan kanlar bedeninin ön kısmına yürümüştü, yüzü kocaman bir şaşkınlığı, “Ben ne yaptım ki” sorusunu taşıyordu. Sekizinci karede ise artık ölüydü. Devletin polisi o gün Amed’de Newroz alanına gelen Kurkut’u sırtından vurarak öldürmüş, Gazeteci Abdurrahman Gök de bu cinayeti işte bu sekiz kareye sığdırmıştı. Valilik “canlı bomba” açıklaması yapsa da an be an çekilen 8 kare bu açıklamayı yalanlıyordu. Gerçek ortadaydı, yetkililerin savlarını çürütmek üzere Gök’ün objektifine yerleşmişti. Hem Türkiye hem dünya Kurkut’la birlikte DİHABER editörü Abdurrahman Gök’ü de tanıdı. Biz de Gök’le hem o günü hem adaletsizliği hem de medyanın bu adaletsizliğe ortak oluşunu konuştuk:

*Kemal Kurkut’un Newroz sırasında öldürülmesini valilik ve polis örtbas etmeye kalktı, ama çektiğiniz fotoğraflar olayın seyrini değiştirdi. Neler yaşandı o anlarda?

Polisler Newroz alanında dedektörle bomba araması yapıyordu. Bizi birinci bariyerden ikinci bariyere, ikinci bariyerden de birinci bariyere doğru gönderiyorlardı. En son saat 8 gibi Demokratik Toplum Kongresi’nin basına verdiği akredite kartlarını göstererek birinci bariyerden geçtik, ikinci bariyerlerde beklemeye başladık. O esnada bir arkadaşım İstanbul’a tamire gönderdiğim objektifimi getirdi, makineye taktım ve denemek için bir iki fotoğraf çektim. Birisinin barikat önünde durdurulduğundan habersiz birinci bariyerdeki arama noktasından da iki kare aldım, fotoğraf makinemi de açık bıraktım. Silah sesleri duyunca hemen arkamı döndüm ve çekmeye başladım. Bir kaç el ateş açıldı. Kemal koşuyor, polisler onu takip ediyor, ben de üst üste fotoğraf çekiyordum. Kemal yere düşene kadar çekmeyi sürdürdüm. Yerde son fotoğrafı da çektiğimde polis “çekme” diye azarladı. Benden isteneceğini bildiğim için hemen kartı makineden çıkardım. Daha kart elimdeyken, beni azarlayan polis, “Amirim seni çağırıyor” dedi. Foto filmciyi çağırdılar, makineme ve çantamdan çıkardıkları yedek kartlarıma format attılar. Ben oradan uzaklaşırken Kemal hala yerdeydi, ambulans daha gelmemişti.

*Sizden başka çeken oldu mu?

DİHABER’deki diğer gazeteci arkadaşlar da çekmişti, ama polis onları sildi. Ben ilk haberi “Newroz alanında yarı çıplak bir genç polisler tarafından vuruldu ve yaralı olarak hastaneye kaldırıldı” diyerek haber merkezine geçmiştim. Bu haberi verirken hala tam olarak ne çektiğimi bilmiyordum. Saat 11 gibi haber merkezi arayarak, çocuğun yaşamını yitirdiğini bildirdi, benden haberi genişletmemi istedi. Bu arada valilik gencin ölümüyle ilgili olarak “Canlı bomba ihtimali nedeniyle güvenlik güçleri tarafından etkisiz hale getirildi” şeklinde açıklama yapmıştı. Bu açıklamadan habersizdim. Bu arada çektiğim fotoğraflara baktım, Kurkut’un öldürülmesiyle ilgili 26 kare vardı.

*Ama hepsini yayımlamadınız, daha doğrusu biz görmedik…

Polisin infazını en net gösteren sekiz karenin yayımlanmasına karar verdik. Burada iki konu çok önemliydi: Birincisi delillerin hemen karartılmaya çalışılması, ikincisi yarı çıplak bir gencin canlı bomba olma ihtimali üzerinden hemen vurulması. Fotoğraflar yayımlandıktan sonra valilik yeni bir açıklama daha yaptı, çünkü ilk açıklamaları ters yüz edilmişti.

*Büyük ihtimal karanlıkta kalacak, kayıtlara faili meçhul olarak geçecek bir infazı fotoğraflarınızla ortaya çıkardınız. Bunu mesleki sorumluluğun yerine getirilmesi olarak mı görmeliyiz?

Evet, gazetecilik bir sorumluluk mesleğidir. Bu, aslında kamuoyuna, yani halka karşı bir sorumluluktur. Daha soyuta indirgersek hakikate karşı bir sorumluluktur. Bugün bu fotoğrafı çekmek, yayımlamak bir “iş” olarak görülüyor, hâlbuki bu gazetecinin görevidir. Bir gazetecinin görevi resmi açıklamaları sorgulamaksızın gazete ya da televizyonda yayınlamak değildir. Bu sindirilmişliğin ortasında gazeteci normal işini yapıp, sorumluluğunu yerine getirince bile garipseniyor büyük bir iş yapmış gibi görülüyor. Orada başka gazeteciler ve haber ajansları vardı. Fotoğrafını çekmemiş olabilirler ama tanıklık etmişlerdi. Bu tanıklıkları üzerine dahi haber yazabilirlerdi.

*Ama yazmadılar…

Gazetecilik okullarında haber kaynakları anlatılırken, en güvenilir bilginin gazetecinin kendisinin tanıklık ettiği bilgi olduğu söylenir. Ama maalesef bu dönemde bunu göremiyoruz. Gazeteci gördüğünü değil, yapılan resmi açıklamayı vermek zorunda kalıyor.

*Sizin, sizinle aynı düşünceleri paylaşan meslektaşlarınızın mesleki şiarı nedir?

Takipçisi olduğumuz özgür basın mirasının sloganları yol göstericidir: “Gerçekler asla karanlıkta kalmaz”, “Gerçeklerden asla taviz verilmez”, “Hakikattin izinde”. Biz bu sloganların izinde, sorumlulukla hareket ediyoruz. Ben bu fotoğrafı bir birey olarak değil, özgür basın geleneğinin bir neferi olarak çektim. Ben değil, başka arkadaşım da olsaydı cesaretle hareket ederek fotoğrafı çekecekti. Gazeteci iktidarın değil, kamunun yanında yer alır. Biz fotoğrafları yayımladık, ama valiliğin açıklamasını da verdik. Bırakalım kimin yalan kimin doğru söylediğine toplum kendisi karar versin, dedik. Maalesef artık gerçeklere böyle yaklaşılmıyor.

*Bunun nedeni korku mu?

Böyle bir haberciliğin, sorumluluğun getirdiği riskler vardır. 156 gazeteci tutukluyken, bir o kadarı yargılanırken, birçok gazeteci mesleğini yapamadığı için yurt dışına göçmek zorunda kalmışken, sosyal medya bile gazeteciler için tehdit haline gelmişken bu fotoğrafları yayınlamak risktir. Ama bu mesleği yapıyorsanız riski göze almak zorundasınız. Gurbetelli Ersöz’ü, Cengiz Altun’u, Musa Anter’i, Nujiyan Erhan’ı, Deniz Fırat’ı biliyorsanız, başınıza gelecekleri de peşinen kabul etmişsiniz demektir. Siz işinizi yaparsınız ve sonrasını çok düşünmezsiniz.

Kamuoyu baskısı belirleyici oldu

Kemal_korkut_1

*Savcılıkta ifade verdiğiniz sırada neler yaşandı? Soruşturma hangi aşamada?

Gizlilik kararı olduğu için dosyada neler yazdığını, ne olup bittiğini bilmiyorum. Görüşmelerin detayına dair de bilgi veremiyorum. Tanık olarak dinlendim ve size anlattıklarımı savcılıkta da anlattım. Biliyorsunuz, polis serbest bırakıldı, sonra savcılık buna itirazda bulundu. Fotoğraflar ortaya çıktıktan sonra valilik Ankara’dan müfettiş istediğini açıkladı, ancak bu müfettişlerin gelip gelmediğini bilmiyoruz. Soruşturmanın çok yönlü yürütüldüğü söyleniyor ama dokuzuncu güne kadar birinci elden tanık olarak benim ifademe başvurulmadı, fotoğraflar istenmedi.

*Dokuz gün gecikme böyle bir cinayet için uzun bir süre.

Soruşturmada kamuoyu baskısı çok belirleyici oldu, çünkü fotoğraflar kafalarda hiçbir soru işareti bırakmıyordu. Polislerin ifadeleri alındı, akabinde valilik iki polisin görevden uzaklaştırıldığını duyurdu ve müfettiş istediğini söyledi. Polislerin görevden alınıp alınmadığını bilmiyoruz, müfettişlerin olayı araştırdıklarını duyuyoruz. Soruşturma davaya dönüştürülene kadar kısıtlama var. Ne otopsi raporuna ne de delil toplamalarına ulaşılabiliyor. Bu nedenle dosya avukatı da çok bilgi sahibi değil.

*Nihat Kazanhan, Ali İsmail Korkmaz, Enes Ata davalarında polisi koruyan ve kollayan tutum bu davada da gösterilir mi? Adil bir yargılama yapılacağına inanıyor musunuz?

Saydığınız davalarda da kamuoyu baskısı vardı ama söylediğiniz gibi polisler korundu ve kollandı. 60 yaşında işkenceye uğramış bir vatandaşın görüntüleri yansıdığında İçişleri Bakanı işkenceyi sahipleniyorsa bu davanın da benzer davalardan farklı olmayacağını düşünüyorum. KHK’ler ilk çıkarıldığında, “FETÖ” adı altında operasyonlar yapılmaya başlandığında cumhurbaşkanı “Şimdiye kadar yasa yok diyordunuz, işte size yasa da çıkardık” diyerek polise sınırsız yetki verildiğini açıklamıştı. Bu yetkilerin içinde pervasızca vurmak da var. Nihat Kazanhan’ın herkesin gözü önünde vurulma görüntüleri var. Kemal Kurkut’un olayıyla bire bir benzeyen Şahin Öner davasını hatırlayın. Vali “Polise bomba atarken, bomba elinde patladığı sırada öldü” diye açıklama yapmış, İHA, AA, DHA bu açıklamayı servis etmişti. DİHA ise bir gün sonra Şahin Öner’in morgda, elleri ve vücut bütünlüğü yerinde olduğu fotoğrafı servis ederek “Bomba bu ellerde mi patladı” diye sormuştu.

*Yani umutsuzsunuz.

Müştekinin, maktulün halk olduğu bütün davalarda vuran kişilerin gerekli cezayı almadıklarını görüyoruz. O nedenle Kemal Kurkut olayında benzer sonuç çıkabilir. Ancak bu olayda farklı bir detay var, infazı yapan kişi fotoğraflarda ayan beyan görünüyor. Bu dava gerektiği gibi sonuçlanmasa bile o polisler kamuoyunun vicdanında, ailenin, sivil toplum örgütleri ve Avrupa insan hakları örgütlerinin nezdinde yargılandı.

*Vuranlar bir yana, gazetecilerin fotoğraflarını silenler de suç işlemiş sayılmaz mı?

Elbette, delilleri karartmak için fotoğrafları silenlerin de yargılanması gerekiyor. Daha Kemal’in cenazesi yerdeyken, delilleri karartma işlemleri başladı. Olay yeri şeridi bir buçuk saatten sonra çekildi. Hakikat bu kadar çıplakken, olayın gelişimi bu kadar netken, medya yoluyla karartılmaya çalışıldı. Bu rahatlık, cezasızlık politikasından, gerçeğin peşindeki basın kurumlarının kapatılmasından, diğer olaylarda da olay yerinde gazetecilerin fotoğraflarının silinmiş olmasından kaynaklanıyor. Nihat Kazanhan, Ali İsmail Korkmaz, Berkin Elvan davalarında hep kendilerini savunacak bir şeyler buldular; ama Kemal Kurkut davasında ise tek bir fotoğraf karesi bütün iddiaları çürütüyor. O yüzden “Devlet suçüstü yakalandı” ifadesi ilk kez bu kadar net bir şekilde kullanılıyor.

*Kemal Kurkut’un cinayetine olduğu gibi valilikten yine skandal bir açıklama geldi. Geçmişte valiler cemaatin dediklerinden çıkmazdı. Şimdi durum ne?

İktidarın işine gelmeyen her şeyin içinden “FETÖ yaptı” denilip çıkılıyor. Bu durumda da eğer suçlu FETÖ ise ya da bunun zemini hazırlanmaya çalışılıyorsa, tutuklamayıp serbest bırakan hâkim de FETÖ’dür. “Canlı bombadır” diyen valinin de sorgulanması gerekir. Valinin yaptığı açıklama emniyetin verdiği bilgi olduğuna göre o zaman olay sadece vuran polisle değil, bir bütün olarak Diyarbakır’daki bütün devlet bürokrasisiyle ilişkilendirilmelidir. Bu, basit bir denklemdir, olup bitene bu zincir içinden bakarsanız, siz aslında devlete suç işleme meşruiyeti vermişsiniz demektir.

*Yani, kanun yok demektir…

Evet, kanunların olmadığı bir dönemden geçiyoruz. Bizim bölgemizde, Kürdistan’da bu hep böyleydi. Bize gazetecilik okullarında mesleğe hazırlarken “Eğer 5N1K yoksa haberiniz bir işe yaramaz” denilirdi. Artık bu biraz değişti. Şimdi 5N1K’nın yetersiz kaldığı, haberin kaynağında kimin olduğunun da sorgulanması gerektiği düşünülüyor. Çünkü gazetecilik bir vicdan meselesidir.

*Okurlarımız için Kemal Kurtul cinayetinin 5N1K’sını nasıl yaparsınız?

Ne vurulmuştu, Kemal vurulmuştu. Nerede vurulmuştu, Evrim Alataş Caddesi’nde vurulmuştu. Ne zaman vurulmuştu, 21 Mart 2017’de vurulmuştu. Nasıl vurulmuştu, silahla vurulmuştu. Neden vurulmuştu, canlı bombaydı. Kim vurdu, polis. Şimdi bu yanıtları verdiniz bitti mi? Bitmedi, çünkü yalan bilgilerle 5N1K oluşturup verdiniz. Kamuoyunu yanıltmış oldunuz. O yüzden burada işin içine vicdan girmeli. O yüzden bir gazeteci de çıkıp, “Kardeşim vallahi benim muhabirim de oradaydı. Tamam, vali bu açıklamayı yaptı ama çocuğun yarı çıplak olduğu söyleniyor” desin. Hadi fotoğraf da olmasın, haberlerde yarı çıplak olduğunu gösteren tek bir tane bilgi kırıntısı bile yoktu. Vicdan meselesi bu yüzden önemli. Siz ancak vicdanınızı korursanız halkın dili gözü kulağı olursunuz, halkın yarasını sarmaya çalışırsınız.

*Diğer cinayetlerin, hak gasplarının kamuoyunu huzursuz edecek şekilde sonuçlanmasının nedeni vicdan eksikliği mi?

Maalesef. Hükümetin sözcülüğünü yapan, Doğan Grubu gibi hükümetin ümüğünü sıktığı yayın organları gazeteciliğin ahlak ve ilkelerini yerine getirdiklerini söylüyorlar. Ama söz konusu Kürdistan ve Kürt bölgesinde işlenen suçlar olunca ahlaktan, ilkeden, vicdandan yoksun haberler yayımlanıyor. Bu nedenle de asıl sorumluluk belki de mesleğin “zencisi” gibi görünenlere düşüyor. Şu anda cezaevlerinde olan onlarca arkadaşımız haberin içine vicdanlarını da kattıkları için oradalar. Haberine vicdanını katmayanların şu an hangi konumlarda olduğunu az çok hepimiz görüyoruz.

*Hem vicdanlı olup hem medyanın içinde kalmak mümkün mü?

Tek bir merkezden yönetilen bir medya var. Bu tek bir merkezden yönetilen medyanın çarpıklığını ortaya çıkaran farklı sesler olunca bunlara baskı artıyor. Cezaevlerindeki gazetecileri söylemiştim. Ayrıca yabancı gazeteciler sınır dışı ediliyor, tutuklanıyor. Bazı gazeteciler tecavüzle, cinsel tacizle suçlanıyor. Bunların tek birinin iddianamesi bile yok. En üst ağızdan bu iddialar dillendiriliyor, ama bu iddiayı ispatlayacak tek bir veri yok. Buna rağmen medya organları kendi çalışanlarına dahi sahip çıkmadılar. Daha önce de söylemiştim. Evet, bu medyanın içinde de Hüseyin Üzmez gibi tecavüzcüler vardı ve yargılandılar, ama onların nasıl salıverildiğini biz çok iyi biliyoruz.