Röportaj

Kemalbay: Gezi direnişi nüvelerini verdi


Biz 2019 takvimi üzerinden değil, bu darbe sürecini ortadan kaldıracak bir demokrasi direnişini, demokratik mücadeleyi ortaya koymak istiyoruz. Aksi halde bu manipülasyonlarla, içerde ve dışarıda uygulanan savaş politikalarıyla mevcut iktidar, kendisini dayatmaya devam edecek

Reyhan Hacıoğlu-Fırat Yeşilçınar/İstanbul

Tutuklama, saldırı ve baskı kıskacında olan HDP, yeni dönem siyaset için daha aktif rol almaya hazırlanıyor. Eşbaşkanlarla birlikte 11 milletvekili tutuklu olan HDP, 20 Mayıs’ta zorunlu bir kongreye giderek yeni bir döneme girdi. Kongrede Yüksekdağ yerine seçilen Serpil Kemalbay ile HDP’yi, referandum sonrası ve önümüzdeki süreci konuştuk.

* 7 Haziran sonrası 6 milyonun iradesi gasp edildi. 16 Nisan sonrası ise, seçimlerin şaibeli olduğu tartışmaları sürüyor. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

7 Haziran, aslında bir darbe sürecinin başlangıcı oldu. Böyle bir darbeler silsilesi ile en son 15 Temmuz’dan sonra da OHAL ilan edilerek, 12 Eylül karanlığını aratmayan bir darbe düzeni içerisinde, 16 Nisan referandumuna gittik. Bu sürecin anlamı, aslında 7 Haziran’da çıkan demokratik tabloyu tersine çevirmekti. Erdoğan da, “7 Haziran’da ülkenin güvenliğini, istikrarını bozan bir tablo çıkmıştı. Ben, o yüzden Cumhurbaşkanlığı yetkilerimi kullandım ve tekrar seçime gittim” demişti. Bu aslında bir itiraftır. Cumhurbaşkanı, böyle bir yetkisi de olmadığı halde, 6 milyon insanın barış ve demokrasi için ortaya koyduğu iradeyi de tanımayarak, planlı bir çalışma yaptığını gösterdi. 7 Haziran’dan sonra demokrasi güçleri ve HDP’nin kararlı, istikrarlı bir direnci oldu. 16 Nisan’a böyle gittik. 16 Nisan referandumu, gayri meşru bir şekilde hayata geçirildi.

Silahların konuştuğu referandum

Özellikle Kürt coğrafyasında silahların konuştuğu bir referandum süreci hayata geçirildi. Batı’da ise, her türlü demokratik hakkın, ‘Hayır’ların kendini ifade etme özgürlüklerinin engellendiği bir süreçten geçtik. Üstelik bu referandum, kapalı kapılar arkasında Bahçeli-Erdoğan anlaşmasıyla gerçekleşti. 16 Nisan’da oyların çalınmasıyla ortaya çıkan aritmetik tablo, bizim kabul etmediğimiz bir tablodur. Şimdi böyle bir tablonun arkasından, tabii ki demokrasi mücadelesini ve barış mücadelesini birbirinin gerekçesi olarak aynı zamanda sürdürmek istiyoruz. Biz 2019 takvimi üzerine çalışmak değil, tam tersine bu darbe sürecini ortadan kaldıracak bir demokrasi direnişini, demokratik mücadeleyi ortaya koymak istiyoruz. Aksi halde bu manipülasyonlarla, algı yönetimiyle, iktidar gücünün kullanılmasıyla, içerde ve dışarda uygulanan savaş politikalarıyla bir şekilde mevcut iktidar kendisini dayatmaya devam edecek.

Aslında, Gezi direnişi bize bunun ilk nüvelerini verdi. Yan yana durulabileceğini gösterdi. 7 Haziran ve 16 Nisan’dan sonra ise, evet yana yana duralım ama aynı zamanda bir demokrasi kültürünün ezilenler tarafından, halklar tarafından nasıl kazanılacağı gerektiği konusunda da bir mesafe kat etmemiz gerekiyor. Bunu tartışmanın zamanı geldi.

* Referandum sonrası ortaya çıkan şaibeler ile birlikte insanlarda demokratik siyasete ve oy kullanmaya karşı bir güvensizlik oluştu. Demokratik siyasete güveni tekrardan nasıl sağlayacaksınız?

Evet, sandığa karşı bir güvensizlik oldu. Çünkü bu, burjuva demokrasisi oyununda, ‘eğer ben kazanacaksam sandık var ama ben kaybedeceksem o zaman sandığı bir şekilde etkisizleştiririm’ düşüncesi var. Oyun kurucular, bu şekilde hareket ediyorlar. Biz de diyoruz ki aşağıdan, demokrasi mücadelesini yükselterek, mücadelenin taleplerini güçlü bir şekilde ortaya koyarak bu sorunu aşabiliriz. Sandıktan önce güçlü bir eğilim, dönüşüm kendini ifade ettiği zaman, demokrasi güçleri yan yana gelişlerle, ittifaklarla bu sisteme karşı, darbe sürecine karşı mücadeleyi yükselttiği sürece bizim burada sonuç alabilmemiz mümkün. Bu tarihte de hep bu şekilde olmuştur.

* Peki partinizin demokratik cephenin oluşması ile ilgili bir çalışması var mıdır?

Biz, 16 Nisan’dan hemen sonra bir takım ziyaretlerde bulunduk. Görüşmelerin ardından ise, kendi içimizde bu meseleyi tartışmaya başladık; nasıl bir yol haritası çizebilir diye. Bu, çok yakın tarihte bir programa dönüşecek. Ama programımızın ana gündem maddesi, yeniden güçlenmemizi sağlamak; çünkü partimize yönelik saldırı ve tutuklama operasyonları var. Eşbaşkanlarımız, vekillerimiz ve 5 bine yakın üyemiz şu an tutuklu. Bu bir anlamda partiyi kapatmadan içini boşatma çalışmasıdır. Bunun için önceliğimiz, yeniden güçlü bir örgütlenme.

İkinci gündem maddemiz ise, demokrasi güçleriyle birlikte ne yapabiliriz temasları. Zaten şu anda Hayır Meclisleri, Demokrasi İçi Birlik oluşumu başta olmak üzere, birçok çalışmada yer alıyoruz. Amaç, bu tartışmaları devam ettirerek demokrasi mücadelesini yükseltmek. Bu anlamıyla bugün KHK ile işten atılan emekçilerin mücadelesini de çok önemsiyoruz. Özellikle hiçbir hukuka ve yasaya dayanmadan bir gecede işinden, ekmeğinden edilen bu insanların gerçekleştirdikleri direniş, son derece anlamlı ve önemli. Sadece kendi işleri için yapılan bir direniş de değil. Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın mücadelesini de desteklemek demokrasi mücadelesinin bir parçası.

* Zorunlu bir kongreye gittiniz. Çeşitli planlamalarınız oldu. Yeni dönem planlamalarınızdan bahsedebilir misiniz?

Evet, zorunlu bir kongreydi. Eşbaşkanlarımıza dönük bir saldırıydı bu. Tüzüğümüzdeki bir gereklilikten kaynaklı olarak kongreye gitmek zorunda kaldık. Bu kongreyi kendimiz için daha güçlendirici bir fırsata çevirmeye çalışıyoruz. Kongre sonucunda hem örgütsel bir planlama hemde demokrasi için güç birliği, birlikte mücadele programı üzerinde çalışıyoruz. Bu konuda eşbaşkanlarımız da içeriden bize katkı sunmaya çalışıyorlar. Sivil bir darbe ile karşıyayız. Bu yüzden bunları aşabilecek örgütsel bir güce ulaşmamız gerekli. İçeride rehin tutulan başta eşbaşkanlarımız başta olmak üzere, bütün yoldaşlarımızın özgürlüklerine kavuşması, Türkiye halklarının barış içerisinde özgürlüklerini kullanarak kendi kimliğini, kendi emeğini savunabildiği bir toplum yaratabilmek için, bu mücadeleyi yükseltmek gerekiyor.

* Her alanda saldırıları arttıran AKP cenahından şimdi de bir Barış söylemi yükselmeye başladı. Hükümet, bununla neyi amaçlamaktadır ?

AKP’den barış beklemek, ölüden gözyaşı beklemek gibi bir şey. Aslında bu fırsatları nasıl heba ettiğini biz yakın zamanda gördük. Özellikle 7 Haziran’dan önce Dolmabahçe deklarasyonunun reddedilmesi ve masanın devrilmesi, aslında büyük fedakarlıklar ile yürütülmüş olan o çözüm sürecini ortadan kaldırdı. Bunu yapmasının altında yatan sebep, onun bu barış sürecinin topumun bütün kesimlerinin ortak bir kazanımına dönüşeceğini fark etmesiydi. Şimdi de 2019’u ima ederek diyor ki, “baraj yüzde 50’ye çıkmıştır.” O halde, baraj yüzde 50’ye çıktığına göre, ben acaba Kürtleri tekrar nasıl oyalayabilirim ya da kandırabilirim planı yapmaktadır.

* CHP ile bir görüşmeniz oldu. Nasıl geçti?

Esas gündemimiz, 7 Haziran’dan bu güne iktidarın kendi darbe sürecini hayata geçirmesi ve toplumda yakıcı bir hal alan demokrasi ihtiyacı oldu. CHP’nin, dokunulmazlıkların kaldırılmasının ortaya çıkardığı bu karanlık tablodaki rolüne değindik. 16 Nisan, meşru olmayan anayasa referandumunun ardından toplumun en geniş kesimlerini kucaklayacak bir demokrasi mücadelesi ihtiyacı ortadadır. Bu süreçte diyalogun, dayanışmanın önemi büyük. O nedenle Kılıçdaroğlu’nun gerçekleştirdiği bu ziyareti, kıymetli buluyoruz.

Rojava, halklar için bir modeldir

* Suriye’deki savaş Rakka hamlesinin başlaması ile sona doğru geliyor. Rojava devrimi ile tartışılmaya başlanan Kürt halkının statüsü, daha da belirginleşiyor. Bu tartışmaların Türkiye’ye yansımaları nasıl olur?

Asıl mesele, ‘Kürt, anasını görmesin ben başka birşey istemem’ sözünde kilitleniyor. Bu milliyetçi, statükocu ittifakların oluşmasındaki temel anlayıştır. Hem de Türkiye devletinin bugüne kadarki politikalarını çok güzel özetleyen bir haldir. İŞİD çetelerine karşı geliştirilen mücadelenin ve özellikle Rojava’da halkların birlikte kurdukları alternatif, kadın özgürlükçü bir yaşamın bütün dünya halklarına bir model olmasından kaynaklı çok önemlidir. Türkiye’nin Rojava’yı terörist olarak tanımlaması, önemli bir hata. Aslında bugün içeride de biz bu hatalı politikanın bedelini ödüyoruz. AKP, hep Kürtlerin kazanımlarına karşı bir kırmızı çizgi politikası izlemiştir. Çok yakın bir süreçte, Salih Müslim ile oturup konuşan aktörler, aynı siyasi iradeyi bu sefer terörist olmak ile suçluyorlar. Bunu Türkiye halklarına nasıl anlattıklarına baktığımız zaman, altının tamamen boş olduğunu görüyoruz. Çünkü Suriye’de bir iç savaş var ve oradaki halklar, kendi yaşamlarını korumak için bir ittifak kurmuşlar. Bu yaşam modeli, Türkiye halkları için de önemli bir model olarak görülüyor ama AKP, halkların buluşmasını engellemek için bunların tümünü bir ‘terör’ torbasına atıyor.