Köşe yazarları

Kerkük-Rakka


Hemen hemen aynı günlerde, iki önemli gelişme yaşandı. Federe Kürdistan Bölgesi’nin fiili parçası olan Kerkük, peşmerge tarafından Haşdi Şabi milislerine teslim edilirken, Kuzey Suriye’de ise Demokratik Suriye Güçleri, IŞİD çetelerinin “başkenti” Rakka’yı tümüyle özgürleştirdi. Faşizmin kara bayrağı, nihayet Rakka’dan da indirildi.

Barzani ve KDP, Kerkük’ün teslimini “KYB’nin ihaneti” olarak damgalarken, kendileri de Şengal, Mahmur, Ninova’yı aynı biçimde Haşdi Şabi’ye bıraktılar. Anlaşılıyor ki, Kerkük’ün ve diğer kentlerin savaşmadan teslimi her iki partinin ortak kararıydı.

Biz Türkiyeli sosyalistler olarak, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını ve bunun en barışçıl ve meşru ifadesi olarak referandum düzenleme hakkını dün olduğu gibi, bugün de destekliyoruz. Kürde (veya Katalana) sandık kurmayı yasaklayanlara, halen karşı duruyoruz.

Ne var ki, Barzani liderliğinin en geniş ulusal birliği sağlamadan, Parlamentoyu devre dışı bırakarak, peşmergeyi iki parçalı bir yapı olmaktan çıkartıp ulusal bir güç haline getirmeden, Kürdistan Bölgesi’nin iki aile arasında fiili bölünmüşlüğüne son vermeden, yani ulusal kaderini tayin hakkının gerçek altyapısını hazırlamadan giriştiği referandum manevrasına dair Kürt ulusunun içinden yükselen itirazların ne denli haklı olduğu, Kerkük trajedisiyle birlikte ortaya çıkmıştır. Sonuçta, 25 Eylül referandumunun üzerinden daha bir ay bile geçmeden, Federe Kürdistan Bölgesi darmadağın olmuştur. Sadece 2014 sınırlarına (Şengal’de 2003 sınırlarına) çekilmekle kalmamış, kendi içinde de parçalanma eğilimi baş göstermiştir. “İhanet” suçlamaları eşliğinde, KDP ve KYB kontrolündeki bölgelerin de birbirinden kopması, ihtimal dahilindedir.

Diğer yandan, Kerkük’te yaşananlar, “Kürdistan devletinin ABD projesi olduğu” yönündeki Kemalist tezi de çökertmiştir. Tam tersine, Kerkük’ün Haşdi Şabi’ye teslim edilmesi süreci, başından sonuna kadar ABD Bağdat Büyükelçiliği’nin denetiminde gelişmiştir.

Kerkük’ü Kürt, Arap, Türkmen halkların ortak yaşadığı özgün bir şehir olarak ele almamak, İl Meclisi çoğunluğuna dayanarak Arap ve Türkmenleri dışlayan kararlar almak, Kürdistan bayrağı çekerek ulusal karşıtlıkları kışkırtmak gibi yanlışlar bu yenilgiye giden yolun taşlarını döşemiştir. Kerkük’te referanduma katılım oranı %78 idi. İşte şimdi, Kerküklüleri bağımsız devlet için sandığa çağıran liderlik, ilk zor sınavda halkı yüz üstü bırakıp kaçmıştır.

Kuzey Suriye’de ise, başka bir çizgi somutlaşıyordu. Her halkı Meclislere katan, kararları oylama ile almaya çabalayan, kimsenin dışlanmadığı bir halklar birliği oluşturuluyordu. Çoğunluğu Arap halkın oluşturduğu Menbiç, Til Abyad gibi kentlerde de demokratik yönetimleri kurmayı başaran bir çizgiydi bu. Daha baştan, Barzani’nin dayattığı “Yüksek Kürt Konseyi” idaresini reddeden, “Yönetimde bütün halklar yer almalı” diyen bir görüş açısı, hüküm sürüyordu. Bu görüş açısı, “Rojava” olarak yola çıkmış, “Kuzey Suriye Federasyonu”na evrilmiş, “Demokratik Suriye Federasyonu”nu hedefliyordu. Paradigması, Kürt halkının ulusal haklarının, ancak bölge halklarıyla ortak demokratik mücadele içinde sağlanabileceği fikri üzerinde yükseliyordu.

Nihayet, Kerkük’te utanç verici bir ulusal trajedi; Rakka’da ise, tüm dünyaya ilham veren demokratik bir zafer yaşandı.

Kapitalizmin varoluşsal bir bunalım yaşadığı, kapitalist devletler arasında kopuş eğiliminin hakim olduğu, emperyalist güçler arasında yeniden paylaşım girişimlerinin bölgesel çatışmalar biçiminde tırmandığı, 3. Dünya Savaşı’na doğru gidişin açık hale geldiği bir dönemden geçiyoruz.

Küresel sermayenin genişleme döneminde (1990’lar, 2000’ler) kendisine geniş bir varlık alanı bulan burjuva ulusalcılığı, artık ezilen ulus mücadelelerini sırtlayamıyor. Burjuva ulus-devlet hedefi, ezilen halkların kurtuluşunu sağlayamıyor.

Ortadoğu’nun kalbinde, Rojava’da, Ekim Devrimi’nden esin alan, halkların birleşik mücadelesini temel alan halkçı-demokratik bir çizgi gelişiyor. Ki, Ekim Devrimi, bir halklar hapishanesi olan Rus Çarlığı’nın enkazı üzerinde, ayrılma hakkına sahip 16 eşit cumhuriyetin gönüllü birliğini, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’ni inşa etmişti. Tarihte “cumhuriyetler birliği” biçimindeki ilk ve tek devlet, bugün hem ezilen halkların kurtuluş imkanını, hem de küresel kapitalizme karşı sosyalizmin, gerçek bir seçenek olabilmesinin yolunu işaret ediyor.